Türkiye ve İsrail: Değişen Dostluk, Düşmanlık ve Çatışma Zeminlerinde Bir İlişki
Giriş
Türkiye ve İsrail arasındaki ilişkiler, basit dostluk, düşmanlık veya katillik gibi tek bir kavramla tanımlanamayacak karmaşık ve çoğu zaman çelişkili bir yapı sergilemektedir. Bu karmaşıklık, tarihi bağların, jeopolitik çıkarların, ideolojik farklılıkların ve İsrail-Filistin çatışmasının kalıcı etkisinin birleşiminden kaynaklanmaktadır. Bu raporun amacı, kullanıcının sorusuna kapsamlı ve objektif bir analiz sunarak, bu ilişkinin çok yönlü tarihini ve güncel dinamiklerini incelemektir. Raporun kapsamı, 1949’da diplomatik ilişkilerin kurulmasından günümüze kadar olan süreci, siyasi, ekonomik, askeri ve sosyal yönleri de dahil olmak üzere ele alacak ve özellikle İsrail-Filistin çatışmasının ve Türk kamuoyunun etkisine odaklanacaktır.
İlişkilerin Doğuşu: Erken Tanıma ve İşbirliğinin Temelleri (1949-1960’lar)
Türkiye’nin İsrail’i Mart 1949’da erken tanıması 1, İsrail’in bağımsızlığını ilan etmesinden bir yıl bile kısa bir süre sonra gerçekleşmiş önemli bir olaydı. Türkiye bu kararıyla, İsrail’in egemenliğini tanıyan ilk Müslüman çoğunluklu ülke oldu. Bu karar, Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası Batı ile uyum çabaları ve yeni kurulan İsrail devletinin Sovyet yanlısı olmadığı yönündeki değerlendirmesiyle şekillenmişti.6 Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Filistin’i Paylaşım Planı’na karşı oy kullanmasına rağmen 1 İsrail’i tanıması, dış politikada pragmatik bir yaklaşımı, ulusal çıkarları ve Soğuk Savaş ittifaklarını önceliklendirdiğini göstermektedir. Amerika Birleşik Devletleri ile yakınlaşma ve NATO’ya entegrasyon arayışında olan Türkiye, İsrail’i tanımayı Batı güçleriyle hizalanmanın ve bölgedeki Sovyet etkisine karşı koymanın bir yolu olarak görmüş olabilir.
İlk diplomatik temasları takiben, Türkiye’nin Tel Aviv’deki ilk diplomatik misyonu 1950’de açıldı.2 Ancak ilişkiler, 1956 Süveyş Krizi sonrasında Türk Elçiliği’nin seviyesinin düşürülmesi gibi erken dalgalanmalar yaşadı.2 Bu erken dönemdeki gerilimler, ilişkinin bölgesel çatışmalara ve Arap kamuoyuna karşı hassasiyetini göstermektedir. İsrail, İngiltere ve Fransa’nın Mısır’a karşı ortak saldırısını içeren Süveyş Krizi, Müslüman çoğunluklu bir ülke olan Türkiye’ye, Arap dünyasındaki konumunu korumak için İsrail’den uzaklaşma yönünde baskı yapmış olabilir.
1958’de “Çevre Paktı”nın ortaya çıkışı 2, Suriye gibi bölgesel düşmanlara ve pan-Arabizmin yükselişine karşı ortak endişelerle yönlendirilen stratejik bir uyum dönemini işaret etmektedir.2 Bu pakt, başbakanlar arasında gizli toplantıları ve diplomatik, ekonomik ve askeri sektörlerde işbirliğini içeriyordu.7 Çevre Paktı’nın gizli niteliği, Türkiye’nin İsrail ile bağlarını sürdürürken Arap komşularıyla ilişkilerinde hassas bir denge kurma zorunluluğunu vurgulamaktadır. Özellikle Arap-İsrail çatışması dönemlerinde İsrail ile açıkça ittifak kurmak, Türkiye’nin önemli Arap devletleriyle ilişkilerini ve bölgesel nüfuz hedeflerini tehlikeye atabilirdi.
Soğuk Savaş ve Arap-İsrail Çatışmaları Arasında (1970’ler-1980’ler)
1967 Arap-İsrail Savaşı, Türkiye’nin İsrail’in Filistin topraklarını işgalini kınamasına 2 ve Filistin davasıyla artan dayanışmasını yansıtarak geri çekilme talebinde bulunmasına yol açtı. Ancak Türkiye, İsrail’i “saldırgan devlet” olarak etiketlemekten kaçındı ve ilişkileri kesmedi, bu da nüanslı bir yaklaşımı gösteriyor.2 Türkiye’nin 1967 savaşı sonrası tutumu, stratejik çıkarları (Batı ve İsrail ile bağlar) ile Filistin davasına ve Müslüman dayanışmasına yönelik artan sempati arasında bir denge kurma çabasını ortaya koymaktadır. İsrail’in eylemlerini kınarken, Arap devletleriyle tam olarak hizalanmaktan ve ilişkileri kesmekten çekinmesi, daha geniş jeopolitik ve ekonomik çıkarlarını önceliklendirdiğini düşündürmektedir.
1970’ler, Türkiye’nin 1975’te Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) Ankara’da bir diplomatik ofis açmasına izin vermesi 4 gibi daha karmaşık gelişmelere sahne oldu ve bu, Filistin’in siyasi hedeflerine yönelik artan bir tanıma anlamına geliyordu. Türkiye’nin FKÖ’yü tanıması, İsrail-Filistin çatışmasına yaklaşımında önemli bir değişimi göstererek, Filistin’in temsiline yönelik daha fazla destek yönünde ilerlediğini göstermektedir. Bu hamle, büyük olasılıkla artan iç kamuoyu desteğini ve Orta Doğu siyasetinde daha belirgin bir rol oynama arzusunu yansıtıyordu.
Diplomatik ilişkilerde daha fazla dalgalanma yaşandı; Türkiye’nin İsrail’deki misyonu 1980’de büyükelçilik düzeyine yükseltildi, ancak İsrail’in Doğu Kudüs’ü ilhak etmesi üzerine yeniden düşürüldü.2 Bu “Ankara krizi” 2, Türkiye’nin Kudüs konusundaki İsrail eylemlerine verdiği güçlü tepkiyi vurguladı. Kudüs’ün tekrar tekrar diplomatik düzeyinin düşürülmesi, şehrin Türkiye için sembolik ve dini önemini ve İsrail’in Kudüs ile ilgili eylemlerinin önemli olumsuz tepkileri tetikleme potansiyelini vurgulamaktadır. Kudüs, Müslümanlar için büyük dini öneme sahiptir ve İsrail’in şehirle ilgili tek taraflı eylemleri, Türkiye’de birçok kişi tarafından uluslararası normların ve Filistin haklarının ihlali olarak görülmektedir.
İkili İlişkilerin Zirvesi: Soğuk Savaş Sonrası Dönemde Stratejik Uyum (1990’lar-2000’lerin Başı)
1990’ların başları, Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve İsrail-Filistin barış sürecinin başlamasıyla birlikte, Türkiye-İsrail ilişkilerinde “altın çağ” olarak nitelendirilen bir döneme işaret etti. Aralık 1991’de tam büyükelçilik düzeyinde diplomatik ilişkiler yeniden tesis edildi.2 1990’lardaki ilişkilerin iyileşmesi, İsrail-Filistin barış sürecindeki ilerlemenin Türkiye’nin İsrail ile açıkça ilişki kurması için daha elverişli bir ortam yarattığını göstermektedir. Oslo Anlaşmaları ve bir Filistin devletinin olasılığı ile Türkiye, İsrail ile daha yakın bağlarını kendi kamuoyuna ve daha geniş Müslüman dünyasına haklı gösterebildi.
Askeri ve istihbarat işbirliği önemli ölçüde derinleşti ve 1996’da askeri eğitim ve savunma sanayi işbirliği anlaşmaları imzalandı. Bu, ortak askeri tatbikatları ve İsrail’in Türk askeri teçhizatını modernize etmesini içeriyordu ve güçlü bir stratejik ittifakın altını çiziyordu.4 Bu dönemdeki kapsamlı askeri işbirliği, Türkiye ve İsrail arasında muhtemelen ortak bölgesel tehditlere karşı koymaya odaklanan ortak bir stratejik vizyon olduğunu düşündürmektedir. İttifak, Suriye, Irak ve İran’a karşı ve PKK’ya (Kürdistan İşçi Partisi) karşı bir tampon olarak görülüyordu.8
1996’da Serbest Ticaret Anlaşması’nın imzalanmasıyla ekonomik bağlar gelişti ve ticaret hacminde ve İsrail’den Türkiye’ye yapılan turizmde önemli bir artış yaşandı.4 Bu dönemdeki güçlü ekonomik ilişki, o zamanlar siyasi farklılıkları aşan karşılıklı fayda ve karşılıklı bağımlılığı göstermektedir. Türkiye, İsrail malları ve hizmetleri için önemli bir pazar sağlarken, İsrail de Türkiye için değerli bir ticaret ortağıydı ve her iki ülkenin ekonomik büyümesine katkıda bulunuyordu.
Aşamalı Düşüş: Değişen Siyasi Manzaralar ve Ortaya Çıkan Gerilimler (2000’lerin Başı-2010)
2002’de Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde Türkiye’de Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) yükselişi, Türkiye’nin dış politika önceliklerinde Filistin davasına daha fazla vurgu yapılması ve İsrail’e karşı daha eleştirel bir tutum sergilenmesiyle bir değişime işaret etti. Türkiye’deki iktidar partisinin değişimi, dış politikasında İslami dayanışmayı ve Filistin davasını İsrail ile stratejik ittifakın önüne koyan önemli bir ideolojik kaymaya yol açtı. Erdoğan hükümeti, İslami kökleriyle, Filistinlilere yönelik İsrail politikalarına karşı güçlü bir duruş sergileyerek Türk kamuoyunda daha fazla yankı buldu.
Türkiye’nin İsrail politikalarına yönelik eleştirisi, özellikle 2008-09 Gazze Savaşı sırasında giderek daha sesli hale geldi ve Erdoğan, İsrail’in eylemlerini “devlet destekli terörizm” olarak nitelendirdi. Bu, artan gerilimlere ve ilişkilerin kademeli olarak soğumasına yol açtı. 2008-09 Gazze Savaşı, İsrail-Filistin çatışması üzerindeki derin bölünmeleri vurgulayarak, Türkiye-İsrail ilişkilerinin bozulmasında önemli bir katalizör görevi gördü. Çatışmanın ölçeği ve Gazze’deki sivil kayıplar, Türk hükümeti ve kamuoyundan güçlü kınamalara yol açarak ikili bağların önemli ölçüde soğumasına neden oldu.
2010 Gazze filosuna yapılan saldırı, ilişkilerde derin ve kalıcı bir ayrılığa yol açan kritik bir dönüm noktası oldu.
Mavi Marmara Krizi: Bir Dönüm Noktası (2010-2016)
Mayıs 2010’da Gazze filosuna yapılan saldırı sırasında Mavi Marmara gemisinde yaşanan olaylar, dokuz Türk aktivistin ve bir Türk-Amerikalı’nın ölümüyle sonuçlanarak ikili ilişkilerde ciddi bir krize yol açtı. Türkiye, büyükelçisini geri çağırdı, diplomatik ilişkileri düşürdü ve askeri işbirliğini askıya aldı. Mavi Marmara olayı, stratejik bir ittifakı derin bir şüphe ve düşmanlık durumuna dönüştürerek, Türkiye-İsrail ilişkilerinde bir dönüm noktası oldu. Bir İsrail askeri operasyonunda Türk vatandaşlarının hayatını kaybetmesi, Türkiye’de yaygın bir kamuoyu öfkesini tetikledi ve hükümetin güçlü misilleme diplomatik önlemler almasına yol açtı.
Derin ayrılığa rağmen, ABD’nin arabuluculuğuyla uzlaşma girişimleri başlatıldı.2 İsrail sonunda 2013’te özür diledi ve kurbanların ailelerine tazminat ödemeyi kabul etti.2 Özür ve tazminat, jeopolitik ve ekonomik kaygılarla muhtemelen yönlendirilen, ilişkileri onarmaya yönelik karşılıklı ancak temkinli bir ilgiyi gösteren kırılgan bir normalleşmenin yolunu açtı. Türkiye’deki derin kamuoyu öfkesine rağmen, hükümetin sonunda özrü kabul etmesi, iç baskıyı İsrail ile bir düzeyde ilişki sürdürme ihtiyacıyla dengeleyen pragmatik bir yaklaşımı düşündürmektedir.
2016’da bir uzlaşma anlaşmasına varıldı ve büyükelçilerin karşılıklı atanmasıyla tam diplomatik ilişkiler yeniden kuruldu.2 Türkiye ayrıca filoya yapılan saldırıya karışan İsrailli askerlere karşı açılan davaları iptal eden bir yasa çıkardı.24 Normalleşme anlaşması, görünüşte acil krizi çözse de, özellikle Türkiye’nin Filistin çatışmasındaki güçlü duruşu olmak üzere, temel sorunları tam olarak ele almadı. Türkiye’nin Filistin meselesine sürekli odaklanması, normalleşmenin uzun vadeli İsrail politikasına yönelik temel bir değişimden ziyade taktiksel olabileceğini düşündürmektedir.
Hassas Bir Normalleşme ve Yeniden Tırmanışlar (2016-Günümüz)
Yeniden kurulan diplomatik bağlar kırılgan olmaya devam etti ve özellikle İsrail’in Kudüs ve Gazze Şeridi’ndeki eylemleri konusunda tekrarlayan krizler ve anlaşmazlıklar yaşandı.2 ABD’nin 2017’de Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması, yeniden gerilimlere ve büyükelçilerin geri çağrılmasına yol açtı.2 Tekrarlayan gerilimler, İsrail-Filistin çatışmasının Türkiye-İsrail ilişkileri üzerindeki kalıcı etkisini göstermekte olup, bölgedeki herhangi bir önemli olay normalleşme çabalarını rayından çıkarma potansiyeline sahiptir. Türkiye’nin Filistin davasına yönelik güçlü kamuoyu ve hükümet desteği, İsrail’in Filistinlileri etkileyen eylemlerinin, özellikle Kudüs ve Gazze’de, güçlü olumsuz tepkileri tetikleyeceği anlamına gelmektedir.
Hamas’ın İsrail’e yönelik 2023-2024 Gazze Savaşı, Erdoğan’ın İsrail’i şiddetle kınaması ve Hamas’a destek vermesiyle ilişkilerde keskin bir bozulmaya yol açtı. Türkiye büyükelçisini geri çağırdı ve İsrail’i soykırımla suçladı. Kasım 2024’te Türkiye, Gazze savaşını sona erdirme konusundaki isteksizliği nedeniyle İsrail ile tüm diplomatik ilişkilerini kesti.
Türkiye’nin İsrail-Filistin Çatışması ve Hamas’a Yönelik Tutumu
Türkiye, Osmanlı tarihine ve ağırlıklı olarak Müslüman nüfusa dayanan Filistin davasına uzun süredir destek vermektedir. Erdoğan hükümeti, Filistin davasını Türkiye’nin bölgesel liderlik hedeflerinin merkezine yerleştirerek Filistin’e güçlü destek vermiştir. Türkiye’nin Filistin’e yönelik tutarlı desteği, özellikle Erdoğan döneminde, İsrail ile sık sık gergin olan ilişkilerinin temel itici gücüdür. Bu duruş, iç kamuoyunun görüşleriyle uyumludur ve Erdoğan’ın daha geniş ideolojik çerçevesini yansıtır, ancak İsrail’in güvenlik kaygıları ve politikalarıyla doğrudan çatışır.
Türkiye’nin Hamas ile ilişkisi, onu meşru bir siyasi aktör ve terör örgütü yerine bir direniş hareketi olarak görmesi, İsrail ile temel bir anlaşmazlık noktasıdır. Türkiye’nin Hamas’a verdiği açık destek, İsrail’in terörle mücadele çabalarını baltaladığı şeklinde görülmektedir. Kudüs’ün ve El-Aksa Camii’nin statüsü, Türkiye için son derece hassas konular olup, İsrail’in şehirdeki politikalarına sıklıkla güçlü kamuoyu ve hükümet tepkilerine yol açmaktadır.
İsrail Hakkında Türk Kamuoyu
Anketler sürekli olarak Türk kamuoyunda İsrail’e karşı oldukça olumsuz bir görüş olduğunu göstermektedir. 2025’te yapılan bir anket, Türklerin %84’ünün İsrail’i düşman olarak gördüğünü ortaya koydu.30 Türkiye’deki ezici çoğunluktaki olumsuz kamuoyu, stratejik faydalar olsa bile, hükümetin İsrail ile daha yakın bağlar kurma yeteneğini önemli ölçüde sınırlamaktadır. Erdoğan hükümeti, halk desteğine güvenerek, dış politika kararlarında hakim İsrail karşıtı duyguları yansıtma olasılığı yüksektir.
Bu olumsuz duygu, Filistinlilere yönelik algılanan adaletsizliklerden, Kudüs’ün rolünden ve İsrail hükümetinin özellikle çatışmalar sırasındaki eylemlerinden etkilenmektedir. Erdoğan’ın söylemi ve politikaları, İsrail’e yönelik güçlü eleştirileri Türk nüfusunun büyük bir kesiminde yankı uyandırdığı için, muhtemelen bu kamuoyu görüşünü şekillendirmede etkili olmuştur.
Ekonomik ve Askeri İç İçe Geçmişlik: Karmaşık Bir Ağ
Siyasi gerilimlere rağmen, Türkiye ve İsrail arasındaki ikili ticaret hacmi önemli olmuştur ve 2023’te 6,8 milyar dolara ulaşmıştır.32 Türkiye, özellikle çelik, çimento ve araçlar gibi sektörlerde İsrail’e önemli bir ihracatçı olmuştur. Ancak Türkiye, Mayıs 2024’te İsrail ile tüm ticareti durdurdu. Siyasi söyleme rağmen, önemli ekonomik bağlar, geçmişte ilişkilerin tam olarak kopmasını engelleyen bir düzeyde karşılıklı bağımlılık ve ortak çıkar olduğunu göstermektedir. Ancak son ticaret yasağı bu dinamikte potansiyel bir değişime işaret etmektedir. Ticaretin ekonomik faydaları, geçmişte ilişkilerin tamamen kopmasını engellemede muhtemelen bir faktör olmuştur, ancak mevcut koşullar, özellikle Gazze çatışmasının yoğunluğu ve Türkiye’deki iç siyasi baskılar, bu ticaretin askıya alınmasına yol açmıştır.
Geç 1990’lar ve 2000’lerin başında zirveye ulaşan askeri işbirliği, 2010 Mavi Marmara olayından bu yana büyük ölçüde askıya alınmıştır. Ancak Suriye konusunda potansiyel çatışmayı önleme görüşmelerine dair son işaretler bulunmaktadır.33 Askeri işbirliğinin askıya alınması, iki ülke arasındaki stratejik uyumda büyük bir gerilemeyi ifade etmekte ve güvenin derin bir şekilde aşındığını yansıtmaktadır. Ancak çatışmayı önleme görüşmelerinin olasılığı, doğrudan askeri çatışmayı önlemeye yönelik devam eden, ancak sınırlı bir ilgiyi düşündürmektedir. Her iki ülke de doğrudan askeri çatışmanın potansiyel tehlikelerinin farkında olabilir ve Suriye gibi ortak çıkar alanlarında gerilimleri yönetmek için mekanizmalar oluşturmaya çalışabilir.
Enerji işbirliği, özellikle İsrail gazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınması konusunda görüşülmüş olup, gelecekte bir işbirliği alanı sunma potansiyeline sahiptir.34 Ancak siyasi gerilimler bu alanda ilerlemeyi engellemiştir.34 Enerji ticareti ekonomik teşvikleri güçlü bir işbirliği ivmesi sağlayabilir, ancak derin siyasi bölünmeler ve kamuoyu düşmanlığı aşılması gerekmektedir.
Sonuç: İkilemlerin Ötesinde – Sürekli Değişim Halindeki Bir İlişki
Sonuç olarak, İsrail’i Türkiye açısından basitçe dost, düşman veya katil olarak kategorize etmek bir basitleştirmedir. İlişki, farklı zamanlarda yakın işbirliği, derin düşmanlık ve trajik çatışma unsurlarını içermiştir. Türkiye-İsrail ilişkilerinin dinamik ve dalgalı yapısı, jeopolitik kaymalar, her iki ülkedeki iç siyasi değişiklikler, İsrail-Filistin çatışmasının kalıcı etkisi ve gelişen kamuoyu gibi çok sayıda faktörden büyük ölçüde etkilenmektedir. İlişkilerin mevcut durumu, Kasım 2024’te Gazze’deki yoğun çatışmanın ardından diplomatik bağların kesilmesiyle işaretlenmiştir. Ekonomik bağlar tarihsel olarak bir dengeleyici görevi görmüş olsa da, son ticaret yasağı önemli bir tırmanışı ifade etmektedir. İlişkinin gelecekteki yörüngesi belirsizliğini korumakta olup, bölgesel gelişmelere ve hem Türkiye hem de İsrail’deki siyasi liderlik ve önceliklerdeki potansiyel değişikliklere bağlıdır.
